Fotoğraflar can verir aşklara, saat gece yarısını gösterdiğinde tek kişilik bir yatakta. Seninle sessizce konuşurlar. Bana da bir şeyler söylediler. Kimini çok sevdim ve ilk defa görüyor olsam bile hatırladım. İşte bu nedenle buradayım. Kendi anılarımı, başkalarının fotoğraflarında yakaladım.
22 Ağustos 2013 Perşembe
Yol
İnadın köklerine inerek geçtim bir iğnenin deliğinden. O kadar yumuşak ve narin yapmıştı Yol'un rüzgarları beni. Yol; bazen ayaklarımın altında, bazen boylu boyunca içimde... Dar kelimesi bile söylenmeye değmeyecek kadar uzun bir kelime olmuşken, hiç bir saniye bir sonraki için heyecanlanamazken ve köşesine sıkışmışken bir fare kapanda, üstelik peynir bile yokken tuzakta; işte sen öyle bir gelemedin tam da bu anda.
23 Mayıs 2013 Perşembe
Siktiret
Çok sevdiğim anlar
oldu hayatta, çok sevdiğim için gittiler. Az sevdiğim günlerde daha çok seven
birine gittiler. Mükemmeldim çok oldu, berbattım yetmedi. Sadece öpüştüm
doymadılar, her şeyi yapınca duygusuzlukla suçlandım. Demem o ki çocuk;
siktiret...
Mükemmelik
düşüncesiyle çöpe yıllarımı koydum ellerimle. Mükemmelliğin ütopyasının en
güzel örneğinde kavrulurken neyin hayaliydiki bu bizce? Bak güneş batıyor ve ne
de güzel rüzgar esiyor. İstediğin gibi sev, istediğin gibi seviş. Gitmek
isteyen bir yolunu bulacaktır. Dedim ya çocuk; siktiret.
Uçmak ve Düşmek
Rutine girmiş bir
motor gürültüsü olduğu bir anda; siz kuş tüyü yatağınızda uyurken değişir
hayat. Göz kırpmanızdan bile daha hızlı üstelik. Çözdüğümden konuşmuyorum
hayatı; ezildiğimden altında bir kaç bin defa. Ayrıca; ben o kadar da doyamadım
henüz bu altta kalma olayına. Daha çok yolum var gibi geliyor. Tırmanıyorum,
tırmanıyorum ama biliyor musun, beni yükseklik korkutur oldukça fazla. Ne zaman
ne kadar yükseldiğimi anlasam düşerdim. Usulca diyemeyeceğim, oldukça gürültülü
bir yapıda. Aldanma fotoğrafa sakın. Düşmek nadiren güzeldir. Yine de böyle
anmak lazım düşmeyi. Korksak bile -ki ben kendime şahidim deli gibi korkuyorum-
düşmemek için yükselmek ve her seferinde daha çok düşmek gerekir. Bir yerde
kırılır bu döngü; ya daha fazla yükselemezsiniz ya da daha fazla düşemezsiniz.
En güzel anı da ikisinin birden olacağı andır. Üstünüzde beş altı tane tahta,
altınızda soğuk toprak ve eşşiz kokusu. Ne yükselebilirsiniz ne de
düşebilirsiniz. Tadını çıkarın düşmenin de yükseklik korkusunun da bu nedenle.
Fotoğraf ve Salı Gecesi
Bir Salı gecesi;
oldukça olağan, olduğu yerde çakılmış daha da duraksamak için çabalayan. Bir
kadın Salı gecesine takılmış, bir ipe serilmiş çamaşır misali kurumayı
bekleyen, kurutmayı bekleyen gözyaşlarını. Kadın aldatılmış. Doğrusu; kadın çok
aldanmış. Renklerin canlılığını yitirdiği ve kadının ellerinin flulaştığı bir
fotoğrafta sabitlenmiş bir çift göz bir başka karanlığın içinde şimdi. Neydi
giz çözmek ne mümkün? O fotoğrafta, gözler gecede...
Fakat alacakaranlık
öyle bir alacakaranlık ki beş dakikaya yağmur başlasa hiç bir ağaç kaçmayacak
bu yağmurdan. Toprak kokacak yeniden, doğa ve solucanlar saklandıkları yerden
çıkacaklar. Can bulacak ağaçlar, can bulacak toprak ve can bulacak kadın.
Kadın, doğrusu; bir tende can bulacak kadın. Bir doğruluğun gögsünde uyudukça
yağacak yağmur ve büyüyecek ağaçlar yeniden. Sonrasında belki solucanlar
çıkacak saklandıkları yerlerden. Oysa hepsi rengi solmuş bir fotoğraf ve bir
çift göz sadece.
İstemek
Benden ne
beklediğimi soruyorsun ya bazen; gün batımı olmanı bekliyorum. Sırf karşına
geçip güzelliğini seyredebilmek için. İmkansızı simgeleyen ve gizem uyandıran
bir piramit ol istiyorum. Baktıkça hayretlere düşebilmek için. Ve bir dudak ol
istiyorum. Kulağımı sana yaklaştırıp aldığın nefesin sıcaklığını ve heyecanını
hissedebilmek için. Dahası; bir çift hissettiğim dudak ol istiyorum sen
imkansız bir piramid de olmuşken, bir yandan da gün batımı olduğun anda.
Hepsini aynı sırada, hepsini benle ol istiyorum.
Hayat
Dün uyandığımla
aynı değil bugün uyandığım dünya. Birileri ölüyor, bir çok kişi ölüyor hemen
yanı başımda. İnsanlar nasıl gülebiliyor, nasıl da gülebiliyoruz ve nasıl hala
bu kadar umarsızca yaşayabiliyoruz? Ne kadar da kendi dertlerimizle
kandırılmışız kendimizce. Hayat nedir? Bir mikro organizma mı? Sadece nefes
alıp veren bir can mı? Can gittiğinde, nefes durduğunda ve sıcaklık
kaybolduğunda sadece zamanla toprakta çözülmeyi bekleyen bir beden mi olacağız?
Yaşadıklarım, kattıklarım ve bana katılanlar nereye kaybolacak? Bilmem kaç sene
önce aldığım ufak bir gitar minyatürü 100 sene sonra bir kadının eline geçerse
şayet, onun için bu sadece bir parça tahta parçası mı olacak? Hiç adil değilsin
hayat ve hiç de canlı değilsin.
Maske
Mazinin pul pul
döküldüğü bir gecede anılar gelir insanın omuzlarına çöker. Geçmiş değil, gelecektir kaygılandıran
sansürlenmiş düşünürleri. Ne kadar beyaz bir ışık olursa olsun odamıza süzülen
sabahları, karanlığın ispatıdır her zaman. Her iyi bu nedenle getirir kötüyü ya
da her birliktelik yalnızlığı...
Sitem değil
kelimelerim, bu sefer değil, bir daha değil. Hayattan pişman olmak için çoktan
yitip gitti çocukluğumuz. Biz şimdi yarının sürüncemeli sayfalarına taşıdık
hayallerimizi. Kalın bir kitap; bir o kadar da sıkıcı bir kitap misali.
Perçinlendi sessizliğimiz gömüldü bir bir gecelere. Nasılda dolmuşuz oysaki,
nasılda büyümüşüz ve büyürken tüm sevgimizi buharlaştırıp uçurmuşuz.
Kelimelerin sıradan bir maviye döndüğü, solmuş gazeteleri andırdığı sıradan bir
gecede ben masama kuruldum. Beklentisi ve bir o kadar beni bekleyen bulaşık
olmuş düşlerle. Bir camım var şimdi, hep umduğum, umutlarımı bulamadığım. Bazen
çok büyüyor insan, çok fazla...
17 Mayıs 2013 Cuma
Salise
Yaşam adını verdiğimiz kısır döngünün, çıkış noktasını oluşturan nüansı yakaladığın bir salise vardır hayatta. İşte sen "Ben neyim?" diye sorsaydın şayet bana; "O salisenin bizzat kendisisin!" derdim.
Her şeyin yıkıldığını gördü bu gözler. Dünyanın değiştiğini, diktatörlerin yaşadığını, diktatörlerin öldüğünü... Bir bombayla yaşamların alt üst olduğunu ve her bir şarapnelin çizgi olup yüze, ak bir tel olup saça yerleştiğini gördü. Sonra yeniden bahar geldiğini ve yeniden özümüzü ıslatan yağmur yağdığını gördü. Tek önemli şey; işte o salise, tek kayda değer, tek tatlı ve tek cesaret verici hayatta. O olmasa da devam edecek, olduğundan siyah beyaz bir fotoğrafı renklendirecek olan. Yokmuş gibi gözüken, varlığı her haliyle hissedilen.
25 Nisan 2013 Perşembe
Yabancılaşmak
Yaşadığın hayatın yapaylaştırılmış duygularından sıkıldığın olmadı mı hiç? Yalnızlığın dahi imajlandığı, insanların maskelendiği, duyguların ise çoktan yitirildiği günlerdeyiz. Bundandır köşeye çekilmiş yüzümüzün varlığı. Bazen sıkılmayı bir yana bırak tiksinir olursun hayatından ve kendinden. Üstün olma çabası, daha da komiği öyle görünme çabası sarmış insanları. Çoktan unutmuşuz aslımızı ve kaybetmişiz ufak rüyalarımızı.
Bir bisiklet düşün hiç bir şey yapamıyorsan. Bir çocuk düşün sokaktan akan suyun önüne baraj kuran ve bunu yaparken beyaz tişörtünü çamuru bulayan. Ya da değiştiriyorum artık kelimelerimi ambalajlanan kişiliklere inat; beyaz penyesini çamura bulayan. Baksır yerine don giyen, sadece bildiğin çay içen ve sıtarbakstan bir tane bile kahve adı bilmeyen. Çok şeyi metalaştırdı dünya; kadını, aşkı, hayalleri. Ama hiç bu kadar kaba bir göt olmamıştı daha önce, insanın kendisini kendisine metalaştırtmadan önce...
Birbirine Geçmiş Düşünceler
Birbirine geçmiş düşüncelerim, üstelik bir hayli renksiz. İçimde bir yılgınlık var ki sorma. Bazen yılgınlığını anlıyorsun yüreğin de pişkin pişkin sigara yakıp ince belli çay içmesi de neyin nesi? Sakin ol diyorsun ama o inadına bir bardak daha, bir bardak daha. Yılgınlık bu denli sakin ve umarsız bu sabah.
Sonra yüzün sağ yanından soluna geçiyorsun. Her şey tam tersi; tam bir bahar sabahı gibi. Yeniden koşabilirsin, yeniden ağlamaya dayanabilecek kadar cesursun. Tam da baharın kendisi gibisin. Tek eksik dudaklar birbirine geçmiş düşüncelerde. Ne de büyük eksik ya onlar!
18 Nisan 2013 Perşembe
Annem
Ah anne, yüreği kocaman üç oda bir salon annem. Nasıl da üşütür bu ayaz beni, nasıl da yorar sokağın cevheri. Almak istedim oysa heybeme yıldızları birer birer. Biriktirir, satardım belki bir köşede hepsini. Arkadaşlarıam caka satardım en olmadı. Neyse ki hasta oldum anne, hasta oldum da düştü yine kaşığım senin çorbana. Güzel çorba yapardın. İşin doğrusu sen amansız, yalansız, dosdoğru bir kadındın. Senin güzelliğinden daha çoktu babamın şansı. Hiç bilmedi, bilmeyecek de ama olsun. Ah anne, yüreğin ne kocaman, bahçeli bir müstakil ev annem..
Serçe
Korkarak kazanmayı ummak, hiç adımsız yaşamak hayatı. Ne de güzel bir duygu, ne de güzel bir yanılgı şimdi uykusunda bir kadının. Kadın, son yazım bu parmak uçlarına, tam da parmak ucundan kirpiklerine doğru uzanan. Son yazım bu, soğuk bir kışın ardından parlayan, ısıtan.
Yalnızlık bir fincan kahvedeki gibi acı bu gece, üstelik sade. Ne tadı kaldı ömrümün ne de herhangi bir çare. Yazmak istedim sana gecelerce, yazmak istedim gündüzler üstümde. Bir hece şimdi hayat saatin saniyesinde , tek bir hece. Gel olur bazen, kal olur bazen. Eğer sen gitmeyi seçersen, korku gelirse galip o tek heceye... Ne çare yar ne çare? Ne çare gözlerin, ne çare utanan zülfün sevgime... Gönül uçtu, gönül uykuya dalmak üzere. Kaçacak bir serçe şimdi gökyüzüne, belki maviliğe belki de korkunç geceye. Sen serçe, ben gökyüzü. Öylesine sana aç, öylesine senle oluşturuyorum bütünü...
Tabut
Altı yaşında, tamı tamına altı yaşında evlendim ben düşlerimle. Bozamıyorum yeminimi, yenemiyorum makus düşüncelerimi. Kaybolmadı hiç bir şey, katlanıp çöktüler çizgi çizgi yüzüme birer birer. Hangi kadeh unutturabilir bana beni? Kapasam halbuki gözlerimi, ah kapasam gözlerimi.
Ne bir ses duyacak mecalim kaldı, ne bir eli tutacak takatim. Işık gözlerimi köreltiyor şimdi. Halbuki dün gece ne güzeldi, sorumsuz uyuduğum beşiğim ne de güzeldi. Emerdim anamdan sütümü ak ak, sıcak sıcak. Çekerdim nefesi içime dolu dolu, aşk dolu. Büyümek ne paslanmış duygu, eritiyor insanın tüm direncini. Yazsam bir iki kelam her şey düzelecek gibi. Ama yok, bekle sen ey sen derin uyku! Bekle sen kara bir çukur gibi, koca bir mezar gibi. Al beni sonra içine, uyut, sar bir tabut gibi.
Kadim Bir Lisan
Bir uçak daha yarıyor gökyüzünü sorumsuz bir çığlıkla. Çok küçüğüm desemde durmuyor, hiç de acımıyor zaman bana. Geç, sen de geç. Sıradaki gelsin! Sıradaki açılsın kendimce geceme. Başka kadehler dolsun dolsun boşalsın. Şu uçak var ya işte; umutlarımı derledi az önce, tam da sessizliğinden önce.
Çok şey var yazacak halbuki, çok şey gördü bu gözler. Okyanuslar aştı yüzerek bir balık gibi, okyanuslar tükketti benim biçare sevgimi. Ne kaldı benden geriye; eski bir şehirde sessizliği izleyen gözlere, üstelik birazda nemli. Daha kaç gece tecavüz eder düşlerime bilmiyorum. Daha ne kaldı yarın geceye bilmiyorum. Düşü unuttum, düşte kayboldum. Ben; çoktan unutulmuş kadim bir lisan gibiyim şimdi. Mükemmel ötesi, tarih kokan buram buram... Ama kimsenin hatırlamdığı bir kuytu köşede yatıp uyuyan.
Boşluğa Süzülüyorum
Tam da ikiye bölünmüştü oysa dünya; aşkın ortasından arzularımın parmak ucuna doğru. Gidip geliyordum saniyeler arasında hızla. Neyine senin be ömür? Neyine senin kızıl güneşlerde rüyalara doğma? Buradasın işte, burasında yalnızlığın tam da yanı başında. Topladı geceler seni sokaklardan ıssızca rujlu dudaklardan çıkan sigara kokularıyla. Düşlemek fazlaydı hayatı, gömülmeliydi koca koca gözlere yalnızca umutları.
Bekle sen yine, bekle salağın önde gideni gibi! Bekle ki geçsin dakikalar, uzansın yıllar yanı başına doğru, gözlerinin altına doğru... Kazanacak neyin kaldı ki hayatta kaybetmekten korkasın? Yalnızlığın ölümsüzleştiği o tuzsuz andasın. Ah be gönül, ne vardı sarılmayı umacak? Cesaret bak yine göz yaşlarında kaldı umutlarının. Sen deli çocuk, sen akıllanmayan ve asla uslanmayan utanmaz çocuk; yaşam yine senin kalbinde yarım bir cümle gibi kalacak.
13 Nisan 2013 Cumartesi
Mutluluk
İşte tam da şuan, hayatın gerçekten güzel bir anı. Güzellik küçüklüktedir; küçücük bir şeyde gizlidir. Sevginin büyük yetenekler gerektirmediği sıradan bir gece, loş bir salonda beliren kocaman gözlerdir. Bazen sizin adınızın söylenmesidir. Her an adınız söylenir ama her an adınız güzel söylenmez. Dedim ya bazen, sadece adınızın söylenmesi olur.
Siz tüm cambazlıklarınızla şehir şehir, ülke ülke, beden beden dolaşırsınız elden ele gözden göze. Düşersiniz kalkarsınız. Kırarsınız, kırılırsınız ve kırarlar, kırılırlar. Tüm bunlara rağmen bazen adınızın söylenmesidir. Emin olsanız da tüm hayata rağmen, gökyüzü haykırsa da "yok bir şey" demektir mutluluk. Hiç bir şey olmamış, hiç bir şey olmuyor gibi davranmaktır.
Koca kocadır mutluluk, bazen parıldar yeşil yeşil. Bazen kısar küçültür kendini. Bazen dağılır, dalgınlaşır ve uzaklara kayar. Bir keresinde kocaman bir kahkaha atışını izledim mutluluğun. Tek görüldüğü de olsa ara sıra genelde iki tanedir. İki tane dedimse; bir çifttir sadece mutluluk. Size bakar, size sorar ve siz sadece "yok bir şey" dersiniz.
12 Nisan 2013 Cuma
Düşler Bölünürdü
Titredi buz kesmiş ellerim sen duygusuzca sevişirken benimle. Sahiplenmek istedim düşüncelerini. Zincirlerle göğe ve yere çakmak esir tutmak ellerimde. Sen ne denli yıkılmazdın ki ben köle oluverdim karnının üstünde. Parmakların saçlarıma daldı ve o andan sonra saçlarım artık sana ait bir alandı. Ava giderken, avcıyken; senin avın oldum düştüm önüne. Ne bozkırlar dolaştık seninle, ne sulardan ardı ardına su içtik. Geceler sabaha kavuşmaz, gün ışımazdı bir türlü. Düşler bölünürdü ikiye, dörde bazen de beşe.
Tanımadığım
Yüzüne avuçlarıma aldığım, tanımadığım; tanımak isteyip saçlarından saklandığım... Bazen sıfırdan daha yalnızım işte tam da bu yüzden. Ay geceyi bölerken ikiye sen ve ben diye; ben bir rutubet koğuşunda gördüm düşlerimi sensizlik içinde. Islandım teninle ve ıslandım dudaklarınla kimsenin bilmediği gecelerde. Şimdi? Şimdi yoksun ne bende ne de kendinde.
Eski Bir Melodi
Işığın süzülmesini anımsıyorum bir hayatın üzerinde. Hangi hayattı bilemem, hangi nefesi duyumsadık tenlerimizde. Eski bir melodi eşlik ederken çoktan kaybetmiş ümitlerimize, ben rakı oldum kimilerinin dudaklarında. Onlar içtiler, içtiler, içtiler. Çok başlar döndürdüm ve çok istenmedim zayıf bünyelerde.
Sonra ses daha çok açıldı ve daha gür esmeye başladım, tıpkı bir dağın kalbinden kopan rüzgarlar gibi. Öyle bir türkü gibi, can yakar gibi, kanser olmuş ama ölmeyi becerememiş bir çocuk bünyesi ve çocuk sevimliliği gibi... Estim, gürledim, terledim. Ben terledikçe şarkı çaldı, yine yine ve tekrar.
Bu en güzel melodiydi dedim, kimse yerini dolduramadı müziğin. Bitmek bilmedi dediğim anda bittiğinde, ellerim notalarda kaldı. Erekte olmuştu müzik artık tenimizde. Biz bütün oldukça, yani ben daha da yalnızlaştıkça uğultu hakimiyet kurdu duygularımızda.
11 Nisan 2013 Perşembe
Bekliyorum
Bekliyorum... Beklemek ne ucu açık eylem. Hiç bir şey yapmadan en yorucu işi yapmak belkide. Her şey elinden çıkmışken, tüm kozları oynamışken beklemek... Dahası olabilir mi düşünmek. Dedim ya ben bekliyorum, içim içimi hala yer bir şekilde.
Kaderin Planı
Düşlerimdeki çıplak, teni pamuk kadın. Söylesene hala orada mısın? Sen gittin, bunu anlarım lakin düşlerimden birazcık bıraksaydın... Zaten anadan doğma yalnızım, düşlerimsiz ne yaparım?
İçim içimi yerken bir odada, tam da bu odada... Sen neden yoksun? Evet uyumalıyım. Ben gibi birine uyumak çok yakışır. Uyu çocuk neyin hayalindesin yine? Korkaklık değil biliyorsun bu, sevmek değil tüm mesele. Bir giz var ulaşamadığın. Neden sapar bir tren yolundan anlayamadığın. Herkeste sağa döner de saat, sende neden terse gider anlamlandıramadığın.
Bırak çocuk, kaderi kendi haline bırak. O çizecek sana bir yol; ya sen O'na bir şekilde gidersin ya da O sana hiç bir ihtimalle gelmez.
Bir Çift Ayakkabı
Yıllardır tek bir ayakkabıyım eşini bulamayan. Anlasana be kadın; bir tek ayakkabıyım sen olmadan ben olamayan.
Çalamadığım Bir Şarkı Besteledim
Sevilmek ne de güzel bir duygudur; bazen hissettiğimi sandığım. Yüküm çok ağır gençler, siz eğlenmenize bakın. Küfe küfe yalnızlık taşıyorum sırtımda bugün ve yarıda bırakılmış gözyaşları; bir zamanlar eşlerim sandığım kadınların. Çalamadığım bir şarkıyı besteledim bu hayatta. Şimdi öylece duruyor kağıtlarda ve ben yürüyorum kendi içime doğru.
Çocukluğumu Geri İstiyorum
En son ne zaman bir kadına şiir yazdım hatırlamazken, aklıma sen takılıyorsun. Ben suçlu, elleri kirli biraz da sümüğü yanağına bulaşmış çocuk... Sen aklıma öyle bir takılıyorsun ki; kulağımın çınlamasını dahi unutuyorum. Fakat ne var biliyor musun? Derin bir sessizlik ve bir terkedilmiş otobandaki hareketsizlik. Bir salyangozum senin karşında. Hareket etsem bile farkedilmeyen, sesini duymadığın.
Çocukların hayalleri diyorum bazen. Ne candan olurlar ve büyürken yol boyunca ne çabuk, ne de kolay kırılırlar. Çocukluğumu geri ver bana? Karizma, şöhret, para! Hepsi bizi her sabah ve akşam beceriyor ve ben çocukluğumu geri istiyorum.
Kocaman Bir Adam Olmak
Ufak bir çocukken büyüyünce korkmayacağımı zannederdim. Üstelik ölmeden hemen önce hayatımdan hiç mi hiç pişman olmayacağımı. Şimdi daha 25'imde, hayatımın ilk çeyreğinde bayan nihayetsiz bir halde, soğuk bir odada derdimi terk edilmiş bir sayfaya anlatıyorum. Artık çocukluğumdan daha çok korkuyor, pişmanlıklarımın altında eziliyorum.
Nerede yanlış yaptım? Bir kadının gözlerinde hayat bularak mı? Gözlerinin rengarenk dehlizlerinde yüzmeye çalışırken boğulmakta mı? Sevdim sonuna kadar sizi dostlar, sizin hayallerinizi bile süsleyemeyeceği kadar ve hala seviyorum insanları. Artık söylemiyorum çünkü ne dilim kaldı, ne de çocukluğum. Ben artık kocaman bir adam oldum.
8 Nisan 2013 Pazartesi
Pişmanlıkların Hamalı
Yalana acıkmış bir beden gibi çıplaksın bu gece. Kadınım, gerçekten kadınım mısın? Başka bir ten nasıl unutturabilir beni sana! Başka bir sıcaklık ısıtır mı dudaklarını? Söylesene bir başkasının da boynuna sarıldın mı?
Olmadık manalar yükleme kelimelerime, onlar hamalı değiller senin pişmanlıklarının. Acıyorum sömürge haline gelen bedenine. Eğ başını sakın... Gözlerin denk gelmesin gözlerime. Uyumalısın şimdi bizim için. Başka bir rüyaya dalman gerek. Unut hemen pişmanlıklarını, saatler de hamalı değil ki onların..
Sen Bittin
Soğuk seramik vücuduma değdiği an senin olmadığını ya da bittiğini anladım ilk. Neden seramik? Neden banyodaki yalnızlık? Onca yol gittim. Onca ağladım, doldum doldum boşaldım. Anlamlandıramadım neden seramik? Çözemedim ve çözemeyeceğim. Zihnimdeki tek şey ya da tek hissedebildiğim; sen bittin. Duygularından bahsetmiyorum, sevginden değil. Bizzat sen bittin. Beden olarak, tüm varlığın bitti. O derece yok oldun yani. O derece etkisizce gittin hayatımdan. Kızacağım bir varlığın bile kalmadı. Küfürlerim havada kaldı, sana çektiğim hareketler bile... Ardından bir kez cinsel organımı salladım o bile boşlukta kaldı. Sen işte tam da böyle bitiverdin.
7 Nisan 2013 Pazar
Sen Öylece Duruyorsun
Görmek hissedebilmek, hissedebilmek anlayabilmek, anlayabilmek ise sevebilmek değil. Seni gördüğüm ama hissedemediğim, hissedip anlamlandıramadığım ve anladığımda sevemediğim anlar oluyor. Sen sadece duruyorsun, orada öylece duruyorsun. Gülmüyorsun, somurtmuyorsun... Bir hayat var gözlerinde, bir ışık. Dudaklarında ise bir ayrı sıcaklık. Fakat ne öldürüyorsun beni ne de yaşatıyorsun.
Kelimeler Değil Ben Ölüyorum
Arabalar seyrederlerken caddelerde tozu dumana katarak ya da bazen çamuru bana fırlatarak, ben dinginlikle bekliyorum söz sıramı kuytularda. Sonra bir an konu bana geliyor ve altı milyar insan gözlerini bana dikiyor. Biliyorum sözümü, kelimelerimi cımbızla seçtim bu akşam. Ama neden susuyorum? Neden kelimeler tek tek can veriyor dilimin ucunda. Haberiniz yok, kelimeler değil ben ölüyorum.
Fil Kadar Mutluyum
Fil kadar mutluyum şuanda. Küçük bir fil kadar diye düzeltme hakkım var mı? Düzelttim bile. Evet evet, ne diyordum? Fil kadar mutluyum şuanda. Fil kadar güçlüyüm çünkü; istediğim her şeye sahibim. Fil gibi gülüyorum çünkü kocaman ağzım var. Fil kadar derinden nefes alıyorum ciğerlerime çünkü en çok benim ihtiyacım var.
Tozlarda yuvarlanıyorum, deli gibi dönüyorum ve amaçsız dolanıyorum. Fil kadar mutluyum bugün , onun kadar hafifim! Yo hayır şaka yapmıyorum. Fil çok hafiftir bir dinazora göre, fil çok uçarıdır hop hop zıplayabilir bir timsaha nazaran. İşte bu yüzden tüm fillerde kendimi görüyorum.
Büyümek İstiyor Çocuksu Aklım
Yorulmak mı? Hayır yorulmadım ben. Terledim ama bir şey olmaz bana. Susadım oldukça. Biraz mahalle maçı, biraz ebelemece. Bir de baraj yaptık aşağıdaki yola. Çamur mu olmuş dizlerim? Hiç farkında değilim. Daha anlamlı hayatım bence size göre. İş yerindeki pozisyonunuz mu? Sınavdan kaç aldığınız mı? Durun şimdi Tuğba çıkacak dışarı! Onu bekliyorum bende. Evleneceğiz biz onunla büyüyünce. Dizlerimde kanar mı ki ilerde? Büyümek istiyorum. Çocuksu aklım işte, ne bilsin büyümeyi? Büyümek istiyorum delilerce...
İnat İşleri
Hasta bir günde; eh birazda içtiğim şurupların etkisiyle tuttum bir çekici titreyen ellerimle. Bir de çivi buldum sonra tahtamın yanına ve başladım çakmaya. İkincisinde ya da üçüncesünde indirdim parmağıma çekici. Sarmamızın akabinde tekrar aldım elime ve belki de bu yüzden ben var oldum her türlü inat işinde. Dokunmayın bana, belki yine sakatlayacağım kendimi ama ne olursa olsun girmeliyim istediğim işe.
Sakızım
Kendi kendime konuşurken çocuk günlerimde yaşıma verirdim hayalciliğimi. Ama bazılarımız büyüyemiyor işte. Avuçlarınız nasır bağlıyor, yüzünüz değişiyor lâkin tüm bu sürüncemenin içinde hayalleriniz sonlanmıyor. Yalnızken de, birlikteyken de...
İlk şişirdiğim sakızımı hatırlıyorum 5 yaşımda sonra. Yeterli genişliğe ulaşması için cama yapıştırıp ellerimle düzleştirmemi soğuk bir kış ayında. Ne pis bir çocuktum ben! Ne kadar masumane. Hiç aldırmazdım kirliliğe. Sonra dikkat eder oldum, başladıktan sonra iyiden iyiye pisleşmeye.
Bilmiyorum, Bilemiyorum
Gün gelir ışık yeterliyken bile göremezsiniz yolunuzu. Tüm lambalar yetersiz kalır sarıya dönmüş beyaz fayanslardan yansıyanlara rağmen. Ilık bir nem kaplar hayatınızı, su buharı dolar ciğerlerinize ve siz öyle öksürürsünüz, öyle dumanlı olur sözleriniz ve de sedasız.
Kelimeler tükenir damağınızda. Saat gidip gelir, gidip gelir, gidip gelir... Caddeler soğuktur fakat üşüyemezsiniz. Neydi sahi bunca acının sebebi? Yaşlılık mı? Yalnızlık mı? Yoksa yaşlılıkda yalnızlık mı? Ya da belki de en fenası; düşssüz bir banyo mu? Bilmiyorum, bilemiyorum...
3 Nisan 2013 Çarşamba
Bilmediğim Bir Dil
Bilmediğim bir dilde konuş benimle işimizin olmadığı bir cumartesi günü yatağımızda. Bilmediğim bir dilde sevmeyi öğret, bilmediğim bir dilde ağlamayı. En önemlisi belkide; bilmediğim bir dilde yürekli olmayı öğret bana, kalmayı yanımda... Yürek için dilin önemli olmadığını öğret, sevgi için zamanın ve kederin önemsiz olduğunu öğret.
Ne çok öğrenecek şeyim varmış senden! Ne çok yanlış öğretmişler hayatı... Ya da yanlış bildiğime inandığım hayat mı çıkmaz sokağımın kendisi? Uyumak istiyorum göğüslerinde şimdi. Ne olur bırak şu kahveyi, gelsin koynuna ufacık parmağındaki yüzüğün sahibi.
2 Nisan 2013 Salı
Vosvos
Dünyaya bir daha gelseydim eğer; bir vosvos olarak yaşamak isterdim. Hiç bilmediğim yollarda gitmek, o yollarda sıcaktan hararetlenmek ve aşk taşımak isterdim coğrafyalara ve de tarihlere.
Bir vosvos aşkın damıtılmış erotik halidir. İnanır mısın laf atmışlıklarım bile oldu vosvoslara zarif bir kadın gibi süzülürken. Bazense doğrudan taciz kimi tenha sokaklarda... İşte bu yüzden ne zaman bir tane görür olsam alamam ben kendimi yanaklarından.
Bir Çay Molası, Rutin Bir Akşam Üstü
Bir çay molası verdim hayata rutin bir akşam üstünde. İçemesem de hevesle yaktım sigaramı ve gözlerimden seslendirdim güzel bir melodiyle gözyaşlarımı. Bu en büyük konçertosu ruhumun; bir çay molası, rutin bir akşam üstü...
I Hate Love
Bilmeyen insanlar uzun uzun konuşurlar. Tecrübe tarafından tecavüze uğrayan vücutlarsa kısa kısa susarlar.
Su
Yalnızlık bir çay kaşığını tek kullanmak gibi; sorunsuz fakat çok sessiz, neşesizdir. Bazen bir yol vardır önünüzde kızıl güneşlerin doğduğu ve siz görmekten öte süzersiniz o yolu tüm gönlünüzle yola girmeden önce. İlk olarak güneşi, sonra yolu... Sonra yolu daha berisinde güneşi..
Güneş göz kamaştırır ama bazı anlarda gülümsediğini görebilirsiniz gözleriyle. Bazı gözler de vardır ki çocukça gülerler size. İşte bu da tam da öyle bir yol karşımda duran. Korkmasam çocuksu terkedilişlerimden yürürdüm, eskiden olsaydı hani, bir 10 sene evvel gibi... Yaşlılık kötü şey ya da tecrübe dedikleri şu tuhaf şey... Ateşin sıcaklığını elinle kontrol etmek gibi işte; bile bile, isteye isteye. Boşuna mı aşkı ateşle özdeşleştirmiş şairler dizelerde? Bile bile, isteye isteye...
An ki; ben mızmızlanan bir kediyim dizlerinde. Sen mi? Tarife hiç lüzum yok bence. Su nasıl anlatılır ki? Rengi yok, tadı yok, kokusu yok... Ama hayattır bedenlere girdiğinde. Sende tam da böylesin sülietinle birlikte; rengin yok, tadın yok, kokun yok. Belki hayat bulursun bir başka bedene girdiğinde.
29 Mart 2013 Cuma
Tutankhamun Mezarı
Kimisi sigara içmeye çalışır, kimisi çok güzel içer. Benim tanıdığım 33 asır önceki Hitit Kraliçesi ise sigarayla sevişir. Deli kelimesinin manasız kalmasına şahit olursunuz toprağın altındaki eski bir mezarda. Sözüm ona ki; mezar gibidir. Mezar dedimse bilmem ne ailesi kabristanlığı değil ha, bildiğin Tutankhamun mezarının kendisidir. Öylesine heyecan duyarsınız ona yaklaşırken ve öylesine lanetlidir aldığınız nefes onunlayken... Dedim ya o sigara içemeyen bir insan değildir ve sigarayı da sadece içmez, içemez. O, onunla sevişir.
Siz geçmişte düşlersiniz onu; bir duvara resmedilmiş adsız bir ressam tarafından güya... Otobüs kuyruğunda yanınızdadır ve illaki sokakta kırık bir plak bulduğu zaman alacaktır. Tüm o sekse rağmen ne o sigara keser ne de bir içki dağıtır, çünkü O zaten büyük Kraliçe, tanrısallaşıp damıtılmış ve bir zarif vücuda sıkıştırılmıştır. Dağılmak mı? Bu kelimenin anlamını kazanabilmesi için onunla yürümeniz lazımdır.
Gel Artık
Çok bekledim seni. Tanımadan nasıl sevilebilir ki sorusunun cevabısın sen. Gel artık. Lütfen... Çok düşlerim var seninle birlikte. Uçak olacağım ben sen de pilot, deniz olacağım ben sen de kaptan, at olacağım ben sen de binici, yangınken itfaiye, hastayken doktor, kaleciyken golcü... Sokakta sekerek yürümeni göreceğim, yüzümde bir tebessüm. Belki gözlerimde dolar ne dersin? Gel artık be, çok beklettin beni. Parmaklarını, fıldır fıldır gözlerini, utangaç yalansız bakışlarını özledim. Kokun gücüme güç katacak. Daha bir yaşanılır olacak dünya tüm savaşlara, ölümlere ve ihanete karşı. Aşkın adı olacaksın, gel artık..
28 Mart 2013 Perşembe
Tanımamışsın Beni
Köle olduktan sonra, mesela telli bir defterde parmaklık olabilir insana ışıksız bir odada. Köleyim ben bu gece.Yaşama yasağım var hayatı, nefes alma yasağım. Ne görüyorsun ki suretimde, uyku mu sence istediğim? Tanımamışsın beni; bir çift kanat olabilir tek tesellim. Bir de odamdan gökyüzüne bir pencere.
Sen hiç kurşun kalem olup beyaz sayfalar arasında kayboldun mu? Saçlarından vazgeçtin mi, rüzgarda onları savurmayı unutup bir şekilde karanlığa gömdün mü kendini? Tanımamışsın beni; bir çift göz olabilir tek tesellim. Bir de kalbe geniş bir köprüsü olan gece.
Hedef son gibi görünür oradan, ben de görüyordum sen kadar odaklanmışsam. Son ölüm bile olamazken, söylesene bana sen ne kadar nokta olabilirsin hayatıma? Çoğusu geldi geçti, bilmiyorum adedini, hatırlamıyorum cisimlerini. Kimisi iki kelimesi arasındaki boşluktu, kimisi unutulmuş eski Türkçe bir kelime, kimisi virgül. Ben hala yoldayım, tanımlanamayan ve henüz noktası konmayan bir uzun paragrafım. Tanımamışsın beni; bir çift yürek olabilir tek tesellim. Bir de yürekleri bir arada tutacak tutkulu sevgi.
Özgürlük
Suyun sesini duyuyor musun? Ben duyamıyorum artık hiç bir şeyi. Bulutlar karşımda belki ama özgürlük öylesine tatlı ki, kendimi onlara bile bırakamıyorum. Bir sigara daha yakıyorum. Çok kötü bir şey bunun tadı! Ama öylesine bana ait ki... Usulca dudaklarıma dokunan ve onları ıslatan sıcak bir çift dudak misali. Ciğerlerimi ele geçiriyor her nefeste ve ben özgürlüğümü ilan ediyorum kimsesiz bir beton duvarda, sırtımı vermişim dünyanın köküne doğru.
Zayiat
Yenik gidişlerim oldu zamandan geriye doğru. O gün tüm sokaklar çıkmaz sokak, tüm aramalar cevapsızdı. Kime sorsam adresi bilmiyordu. Öğle sıcağında su alabileceğim açık tek bir market yoktu. Hepsi bir çarşamba günü cuma namazına gitmişlerdi. Bende tüm bu keşmekeşin içinde büyük bir fırtınaya yakalandım. Savurdu attı beni İstanbul'a...
O gün gittim şehirden. Giderken, çekilirken düşmandan çok ağır zayiat verdim. Bir kaç mermi yedim. Biri sağ el bileğime; bileğim parçalandı. Biri uyluk kemiğime; felç oldum. Biri şah damarıma; ölmek için yalvardım ama ölemedim. O gün çekilirken, çok ağır zayiat verdim.
Kül Tablasındaki İki Küpe
Hey sen!
Gözlerimi gözlerinden kaçırarak terk ettiğim kadın.
Kokunu hala hatırlıyorum,
Hayatımdan geçen onca koku arasından.
İki küpen kalmıştı bende, bir kül tablasında camdan.
Korkmuştum kadın korkmuştum,
Kıvırcık saçlarından ve parlayan gözlerinden kocaman.
Karlı bir günde gördüğünü biliyorum
Başka bir kadına fırlatırken bir kar topunu.
Büyüyünce ya da diğer bir yastık altı sözüyle;
"İş işten geçince" anladım o kartopunun valörünü.
Kızma diyemem.
Kızsaydın bana keşke acı acı,
Söve söve,
Öpe öpe,
Koklaya koklaya.
Kaç gecenin katili oldum kim bilir,
Kaç pınarını kuruttum okyanus gözlerinde...
Gözlerin mavi değildi de işte,
Mavi olmadan okyanus olabilmek tüm hikâye.
Çalışan Çocuk
Merhaba, ben çocuk. Hani şu sümükleri akan, gözlerime baktığınızda göremediğiniz umutlara sahip olan, yalın ayak ve çalışan. Ne işim var bu Tanrı'nın cezası yükseklikte sanıyorsun ki? Evet çalışan. Ben her gün gördüğün ve sana satmaya çalıştığım şeyleri almayacağını söylerken gözlerime bakamadığın diğerleri gibi bir çocuğum. Bir insanın gözlerime bakmasını öyle çok özledim ki... Ne olur gözlerime bak benimle konuşurken. Yine kov razıyım, kovarken gözlerime bak ve öyle kov beni.
Baba
Uzun bir yolculuktu bizimkisi kahramanımla. Ben üşürdüm çoğu zaman ve O'nda bir türlü anlayamadığım bir sıcaklık vardı, tam da bağrında. Ne zaman titremeye başlasa solgun parmaklarım göğsüne bastırırdı beni.
Çocukken hiç korkmazdım. Büyüdüğümde korkularım oldu bir gün o sıcaklık kaybolacak, gidecek diye. Anlayamazsınız babasını gözden kaybetmiş bir çocuğun içindeki korkuyu. Ne bir oyuncak, ne de bir şeker ilgi çekmez o saatten sonra. O nasıl bir gölgedir, o nasıl bir kudret?!
Duydunuz artık, biliyorsunuz ve ben çeyrek asırı sallamış iken hafiften ancak itiraf edebiliyorum kendime bunları. Benim çocuğum da korkacak mı bensizlikten? Ne kadar ürpertici baba oğul arasındaki ilişki. Hele ki eskiler... Sevdiklerini bile söyleyemezken. En berrak yanı da bu ya gerçi; söylenmese de hissettirirler ta derinden.
Aşk Söndürür
Usulca sokulmak istedim. Tam da bu nedenle parmak uçlarımda yürüyerek yaklaştım aşkın kendisine. Beni fark etmesini istemedim. Hep o beni habersiz enselerdi yalnızlığımda, bu sefer ben onu yakalayayım istedim.
Aşk bir garip zaman, tıpkı su gibi. Aşk yakar derler ya hep, işte bu koca bir yalan. Aşk ateşi söndürür. Geriye is ve pis bir koku bırakır. Yanan bazen sizsinizdir bazen canan. Aşk aranızdaki arkadaşlığı, ağabey-kardeş, ana-oğul ve baba-kız ilişkisini öldürür.
Aşk yok eder sizi. O yüzden bu sefer ben usulca sokulmak istedim. Yine sokulan bendim. Aşk yine söndürdü gözlerimi, ateşimi, geleceğimi ve bizi.
Uyumak Kendi Kollarımda
Çok uzun bir zaman değil, bir kaç dakika sonra dalacağım uykuya. Yine çok uzun bir mesafe değil, bir kaç km belki de bir kaç şehir, en olmadı bir kaç ülke uzağımda bir başka kadın da dalacak uykuya. Benim kollarımda boşluk, onun çevresinde bir başka boşluk.
Çok mu zor bir kadını kollarına alıp uyutmak? Güzellik mi bunu bu kadar imkansızlaştırıp tanrısal düzeye taşıyan yoksa salak kibirimiz mi? Neden sevemez bir kadın ve bir erkek aynı anda birbirini? Peki sadece kadın ve erkek mi? Bir erkekle bir başkası, bir kadınla bir diğeri..
Bu gece kollarımda olmalıydın. Sen üstüne alınma, sen de alınma. Hepiniz alının. Bu gece koynumda uyumalıydınız, tüm dünyanın kadınları.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

















































