23 Mayıs 2013 Perşembe

Siktiret



Çok sevdiğim anlar oldu hayatta, çok sevdiğim için gittiler. Az sevdiğim günlerde daha çok seven birine gittiler. Mükemmeldim çok oldu, berbattım yetmedi. Sadece öpüştüm doymadılar, her şeyi yapınca duygusuzlukla suçlandım. Demem o ki çocuk; siktiret...

Mükemmelik düşüncesiyle çöpe yıllarımı koydum ellerimle. Mükemmelliğin ütopyasının en güzel örneğinde kavrulurken neyin hayaliydiki bu bizce? Bak güneş batıyor ve ne de güzel rüzgar esiyor. İstediğin gibi sev, istediğin gibi seviş. Gitmek isteyen bir yolunu bulacaktır. Dedim ya çocuk; siktiret.

Öpüşün



Tren hareket etmeden öpüşün: Her tren her duraktan her zaman geçmez!

Uçmak ve Düşmek



Rutine girmiş bir motor gürültüsü olduğu bir anda; siz kuş tüyü yatağınızda uyurken değişir hayat. Göz kırpmanızdan bile daha hızlı üstelik. Çözdüğümden konuşmuyorum hayatı; ezildiğimden altında bir kaç bin defa. Ayrıca; ben o kadar da doyamadım henüz bu altta kalma olayına. Daha çok yolum var gibi geliyor. Tırmanıyorum, tırmanıyorum ama biliyor musun, beni yükseklik korkutur oldukça fazla. Ne zaman ne kadar yükseldiğimi anlasam düşerdim. Usulca diyemeyeceğim, oldukça gürültülü bir yapıda. Aldanma fotoğrafa sakın. Düşmek nadiren güzeldir. Yine de böyle anmak lazım düşmeyi. Korksak bile -ki ben kendime şahidim deli gibi korkuyorum- düşmemek için yükselmek ve her seferinde daha çok düşmek gerekir. Bir yerde kırılır bu döngü; ya daha fazla yükselemezsiniz ya da daha fazla düşemezsiniz. En güzel anı da ikisinin birden olacağı andır. Üstünüzde beş altı tane tahta, altınızda soğuk toprak ve eşşiz kokusu. Ne yükselebilirsiniz ne de düşebilirsiniz. Tadını çıkarın düşmenin de yükseklik korkusunun da bu nedenle. 

Fotoğraf ve Salı Gecesi


Bir Salı gecesi; oldukça olağan, olduğu yerde çakılmış daha da duraksamak için çabalayan. Bir kadın Salı gecesine takılmış, bir ipe serilmiş çamaşır misali kurumayı bekleyen, kurutmayı bekleyen gözyaşlarını. Kadın aldatılmış. Doğrusu; kadın çok aldanmış. Renklerin canlılığını yitirdiği ve kadının ellerinin flulaştığı bir fotoğrafta sabitlenmiş bir çift göz bir başka karanlığın içinde şimdi. Neydi giz çözmek ne mümkün? O fotoğrafta, gözler gecede...

Fakat alacakaranlık öyle bir alacakaranlık ki beş dakikaya yağmur başlasa hiç bir ağaç kaçmayacak bu yağmurdan. Toprak kokacak yeniden, doğa ve solucanlar saklandıkları yerden çıkacaklar. Can bulacak ağaçlar, can bulacak toprak ve can bulacak kadın. Kadın, doğrusu; bir tende can bulacak kadın. Bir doğruluğun gögsünde uyudukça yağacak yağmur ve büyüyecek ağaçlar yeniden. Sonrasında belki solucanlar çıkacak saklandıkları yerlerden. Oysa hepsi rengi solmuş bir fotoğraf ve bir çift göz sadece. 


İstemek



Benden ne beklediğimi soruyorsun ya bazen; gün batımı olmanı bekliyorum. Sırf karşına geçip güzelliğini seyredebilmek için. İmkansızı simgeleyen ve gizem uyandıran bir piramit ol istiyorum. Baktıkça hayretlere düşebilmek için. Ve bir dudak ol istiyorum. Kulağımı sana yaklaştırıp aldığın nefesin sıcaklığını ve heyecanını hissedebilmek için. Dahası; bir çift hissettiğim dudak ol istiyorum sen imkansız bir piramid de olmuşken, bir yandan da gün batımı olduğun anda. Hepsini aynı sırada, hepsini benle ol istiyorum. 

Hayat


Dün uyandığımla aynı değil bugün uyandığım dünya. Birileri ölüyor, bir çok kişi ölüyor hemen yanı başımda. İnsanlar nasıl gülebiliyor, nasıl da gülebiliyoruz ve nasıl hala bu kadar umarsızca yaşayabiliyoruz? Ne kadar da kendi dertlerimizle kandırılmışız kendimizce. Hayat nedir? Bir mikro organizma mı? Sadece nefes alıp veren bir can mı? Can gittiğinde, nefes durduğunda ve sıcaklık kaybolduğunda sadece zamanla toprakta çözülmeyi bekleyen bir beden mi olacağız? Yaşadıklarım, kattıklarım ve bana katılanlar nereye kaybolacak? Bilmem kaç sene önce aldığım ufak bir gitar minyatürü 100 sene sonra bir kadının eline geçerse şayet, onun için bu sadece bir parça tahta parçası mı olacak? Hiç adil değilsin hayat ve hiç de canlı değilsin.


Maske


Mazinin pul pul döküldüğü bir gecede anılar gelir insanın omuzlarına çöker.  Geçmiş değil, gelecektir kaygılandıran sansürlenmiş düşünürleri. Ne kadar beyaz bir ışık olursa olsun odamıza süzülen sabahları, karanlığın ispatıdır her zaman. Her iyi bu nedenle getirir kötüyü ya da her birliktelik yalnızlığı...

Sitem değil kelimelerim, bu sefer değil, bir daha değil. Hayattan pişman olmak için çoktan yitip gitti çocukluğumuz. Biz şimdi yarının sürüncemeli sayfalarına taşıdık hayallerimizi. Kalın bir kitap; bir o kadar da sıkıcı bir kitap misali. Perçinlendi sessizliğimiz gömüldü bir bir gecelere. Nasılda dolmuşuz oysaki, nasılda büyümüşüz ve büyürken tüm sevgimizi buharlaştırıp uçurmuşuz. Kelimelerin sıradan bir maviye döndüğü, solmuş gazeteleri andırdığı sıradan bir gecede ben masama kuruldum. Beklentisi ve bir o kadar beni bekleyen bulaşık olmuş düşlerle. Bir camım var şimdi, hep umduğum, umutlarımı bulamadığım. Bazen çok büyüyor insan, çok fazla...

17 Mayıs 2013 Cuma

Salise


Yaşam adını verdiğimiz kısır döngünün, çıkış noktasını oluşturan nüansı yakaladığın bir salise vardır hayatta. İşte sen "Ben neyim?" diye sorsaydın şayet bana; "O salisenin bizzat kendisisin!" derdim.

Her şeyin yıkıldığını gördü bu gözler. Dünyanın değiştiğini, diktatörlerin yaşadığını, diktatörlerin öldüğünü... Bir bombayla yaşamların alt üst olduğunu ve her bir şarapnelin çizgi olup yüze, ak bir tel olup saça yerleştiğini gördü. Sonra yeniden bahar geldiğini ve yeniden özümüzü ıslatan yağmur yağdığını gördü. Tek önemli şey; işte o salise, tek kayda değer, tek tatlı ve tek cesaret verici hayatta. O olmasa da devam edecek, olduğundan siyah beyaz bir fotoğrafı renklendirecek olan. Yokmuş gibi gözüken, varlığı her haliyle hissedilen.