20 Ağustos 2014 Çarşamba

Egolarınıza Koyayım


Kaç yıl oldu buraya yazmayalı? Hiç önemli değil. Doğrudan konuya gireyim: egolarınıza koyayım. Şu gözlere bakın, şu dişlere bakın. Hepimiz çocuk olduk lan! Hepimiz bazen şeker, bazen oyuncak için ağladık. Zamanımız gelince hepimiz öleceğiz. Mezarda kurtçuklar yiyecek bizi. Kozmos bile sürekli genişler ve sınırı bulunmazken, sen neyin mükemmelliğinin tribindesin?

Yaşayın. Umursamayın o kadar. Sahip olabileceğiniz hiçbir şey yok. Yarına bir şey bırakamazsınız. Milyonlarca yıllık dünya hayatında bir zerre kadar yeriniz var. Onu da çük kadar egonuzla doldurmayın.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Yol


İnadın köklerine inerek geçtim bir iğnenin deliğinden. O kadar yumuşak ve narin yapmıştı Yol'un rüzgarları beni. Yol; bazen ayaklarımın altında, bazen boylu boyunca içimde... Dar kelimesi bile söylenmeye değmeyecek kadar uzun bir kelime olmuşken, hiç bir saniye bir sonraki için heyecanlanamazken ve köşesine sıkışmışken bir fare kapanda, üstelik peynir bile yokken tuzakta; işte sen öyle bir gelemedin tam da bu anda.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Siktiret



Çok sevdiğim anlar oldu hayatta, çok sevdiğim için gittiler. Az sevdiğim günlerde daha çok seven birine gittiler. Mükemmeldim çok oldu, berbattım yetmedi. Sadece öpüştüm doymadılar, her şeyi yapınca duygusuzlukla suçlandım. Demem o ki çocuk; siktiret...

Mükemmelik düşüncesiyle çöpe yıllarımı koydum ellerimle. Mükemmelliğin ütopyasının en güzel örneğinde kavrulurken neyin hayaliydiki bu bizce? Bak güneş batıyor ve ne de güzel rüzgar esiyor. İstediğin gibi sev, istediğin gibi seviş. Gitmek isteyen bir yolunu bulacaktır. Dedim ya çocuk; siktiret.

Öpüşün



Tren hareket etmeden öpüşün: Her tren her duraktan her zaman geçmez!

Uçmak ve Düşmek



Rutine girmiş bir motor gürültüsü olduğu bir anda; siz kuş tüyü yatağınızda uyurken değişir hayat. Göz kırpmanızdan bile daha hızlı üstelik. Çözdüğümden konuşmuyorum hayatı; ezildiğimden altında bir kaç bin defa. Ayrıca; ben o kadar da doyamadım henüz bu altta kalma olayına. Daha çok yolum var gibi geliyor. Tırmanıyorum, tırmanıyorum ama biliyor musun, beni yükseklik korkutur oldukça fazla. Ne zaman ne kadar yükseldiğimi anlasam düşerdim. Usulca diyemeyeceğim, oldukça gürültülü bir yapıda. Aldanma fotoğrafa sakın. Düşmek nadiren güzeldir. Yine de böyle anmak lazım düşmeyi. Korksak bile -ki ben kendime şahidim deli gibi korkuyorum- düşmemek için yükselmek ve her seferinde daha çok düşmek gerekir. Bir yerde kırılır bu döngü; ya daha fazla yükselemezsiniz ya da daha fazla düşemezsiniz. En güzel anı da ikisinin birden olacağı andır. Üstünüzde beş altı tane tahta, altınızda soğuk toprak ve eşşiz kokusu. Ne yükselebilirsiniz ne de düşebilirsiniz. Tadını çıkarın düşmenin de yükseklik korkusunun da bu nedenle. 

Fotoğraf ve Salı Gecesi


Bir Salı gecesi; oldukça olağan, olduğu yerde çakılmış daha da duraksamak için çabalayan. Bir kadın Salı gecesine takılmış, bir ipe serilmiş çamaşır misali kurumayı bekleyen, kurutmayı bekleyen gözyaşlarını. Kadın aldatılmış. Doğrusu; kadın çok aldanmış. Renklerin canlılığını yitirdiği ve kadının ellerinin flulaştığı bir fotoğrafta sabitlenmiş bir çift göz bir başka karanlığın içinde şimdi. Neydi giz çözmek ne mümkün? O fotoğrafta, gözler gecede...

Fakat alacakaranlık öyle bir alacakaranlık ki beş dakikaya yağmur başlasa hiç bir ağaç kaçmayacak bu yağmurdan. Toprak kokacak yeniden, doğa ve solucanlar saklandıkları yerden çıkacaklar. Can bulacak ağaçlar, can bulacak toprak ve can bulacak kadın. Kadın, doğrusu; bir tende can bulacak kadın. Bir doğruluğun gögsünde uyudukça yağacak yağmur ve büyüyecek ağaçlar yeniden. Sonrasında belki solucanlar çıkacak saklandıkları yerlerden. Oysa hepsi rengi solmuş bir fotoğraf ve bir çift göz sadece. 


İstemek



Benden ne beklediğimi soruyorsun ya bazen; gün batımı olmanı bekliyorum. Sırf karşına geçip güzelliğini seyredebilmek için. İmkansızı simgeleyen ve gizem uyandıran bir piramit ol istiyorum. Baktıkça hayretlere düşebilmek için. Ve bir dudak ol istiyorum. Kulağımı sana yaklaştırıp aldığın nefesin sıcaklığını ve heyecanını hissedebilmek için. Dahası; bir çift hissettiğim dudak ol istiyorum sen imkansız bir piramid de olmuşken, bir yandan da gün batımı olduğun anda. Hepsini aynı sırada, hepsini benle ol istiyorum. 

Hayat


Dün uyandığımla aynı değil bugün uyandığım dünya. Birileri ölüyor, bir çok kişi ölüyor hemen yanı başımda. İnsanlar nasıl gülebiliyor, nasıl da gülebiliyoruz ve nasıl hala bu kadar umarsızca yaşayabiliyoruz? Ne kadar da kendi dertlerimizle kandırılmışız kendimizce. Hayat nedir? Bir mikro organizma mı? Sadece nefes alıp veren bir can mı? Can gittiğinde, nefes durduğunda ve sıcaklık kaybolduğunda sadece zamanla toprakta çözülmeyi bekleyen bir beden mi olacağız? Yaşadıklarım, kattıklarım ve bana katılanlar nereye kaybolacak? Bilmem kaç sene önce aldığım ufak bir gitar minyatürü 100 sene sonra bir kadının eline geçerse şayet, onun için bu sadece bir parça tahta parçası mı olacak? Hiç adil değilsin hayat ve hiç de canlı değilsin.


Maske


Mazinin pul pul döküldüğü bir gecede anılar gelir insanın omuzlarına çöker.  Geçmiş değil, gelecektir kaygılandıran sansürlenmiş düşünürleri. Ne kadar beyaz bir ışık olursa olsun odamıza süzülen sabahları, karanlığın ispatıdır her zaman. Her iyi bu nedenle getirir kötüyü ya da her birliktelik yalnızlığı...

Sitem değil kelimelerim, bu sefer değil, bir daha değil. Hayattan pişman olmak için çoktan yitip gitti çocukluğumuz. Biz şimdi yarının sürüncemeli sayfalarına taşıdık hayallerimizi. Kalın bir kitap; bir o kadar da sıkıcı bir kitap misali. Perçinlendi sessizliğimiz gömüldü bir bir gecelere. Nasılda dolmuşuz oysaki, nasılda büyümüşüz ve büyürken tüm sevgimizi buharlaştırıp uçurmuşuz. Kelimelerin sıradan bir maviye döndüğü, solmuş gazeteleri andırdığı sıradan bir gecede ben masama kuruldum. Beklentisi ve bir o kadar beni bekleyen bulaşık olmuş düşlerle. Bir camım var şimdi, hep umduğum, umutlarımı bulamadığım. Bazen çok büyüyor insan, çok fazla...

17 Mayıs 2013 Cuma

Salise


Yaşam adını verdiğimiz kısır döngünün, çıkış noktasını oluşturan nüansı yakaladığın bir salise vardır hayatta. İşte sen "Ben neyim?" diye sorsaydın şayet bana; "O salisenin bizzat kendisisin!" derdim.

Her şeyin yıkıldığını gördü bu gözler. Dünyanın değiştiğini, diktatörlerin yaşadığını, diktatörlerin öldüğünü... Bir bombayla yaşamların alt üst olduğunu ve her bir şarapnelin çizgi olup yüze, ak bir tel olup saça yerleştiğini gördü. Sonra yeniden bahar geldiğini ve yeniden özümüzü ıslatan yağmur yağdığını gördü. Tek önemli şey; işte o salise, tek kayda değer, tek tatlı ve tek cesaret verici hayatta. O olmasa da devam edecek, olduğundan siyah beyaz bir fotoğrafı renklendirecek olan. Yokmuş gibi gözüken, varlığı her haliyle hissedilen.

25 Nisan 2013 Perşembe

Yabancılaşmak


Yaşadığın hayatın yapaylaştırılmış duygularından sıkıldığın olmadı mı hiç? Yalnızlığın dahi imajlandığı, insanların maskelendiği, duyguların ise çoktan yitirildiği günlerdeyiz. Bundandır köşeye çekilmiş yüzümüzün varlığı. Bazen sıkılmayı bir yana bırak tiksinir olursun hayatından ve kendinden. Üstün olma çabası, daha da komiği öyle görünme çabası sarmış insanları. Çoktan unutmuşuz aslımızı ve kaybetmişiz ufak rüyalarımızı.

Bir bisiklet düşün hiç bir şey yapamıyorsan. Bir çocuk düşün sokaktan akan suyun önüne baraj kuran ve bunu yaparken beyaz tişörtünü çamuru bulayan. Ya da değiştiriyorum artık kelimelerimi ambalajlanan kişiliklere inat; beyaz penyesini çamura bulayan. Baksır yerine don giyen, sadece bildiğin çay içen ve sıtarbakstan bir tane bile kahve adı bilmeyen. Çok şeyi metalaştırdı dünya; kadını, aşkı, hayalleri. Ama hiç bu kadar kaba bir göt olmamıştı daha önce, insanın kendisini kendisine metalaştırtmadan önce...

Birbirine Geçmiş Düşünceler


Birbirine geçmiş düşüncelerim, üstelik bir hayli renksiz. İçimde bir yılgınlık var ki sorma. Bazen yılgınlığını anlıyorsun yüreğin de pişkin pişkin sigara yakıp ince belli çay içmesi de neyin nesi? Sakin ol diyorsun ama o inadına bir bardak daha, bir bardak daha. Yılgınlık bu denli sakin ve umarsız bu sabah.

Sonra yüzün sağ yanından soluna geçiyorsun. Her şey tam tersi; tam bir bahar sabahı gibi. Yeniden koşabilirsin, yeniden ağlamaya dayanabilecek kadar cesursun. Tam da baharın kendisi gibisin. Tek eksik dudaklar birbirine geçmiş düşüncelerde. Ne de büyük eksik ya onlar!

18 Nisan 2013 Perşembe

Annem


Ah anne, yüreği kocaman üç oda bir salon annem. Nasıl da üşütür bu ayaz beni, nasıl da yorar sokağın cevheri. Almak istedim oysa heybeme yıldızları birer birer. Biriktirir, satardım belki bir köşede hepsini. Arkadaşlarıam caka satardım en olmadı. Neyse ki hasta oldum anne, hasta oldum da düştü yine kaşığım senin çorbana. Güzel çorba yapardın. İşin doğrusu sen amansız, yalansız, dosdoğru bir kadındın. Senin güzelliğinden daha çoktu babamın şansı. Hiç bilmedi, bilmeyecek de ama olsun. Ah anne, yüreğin ne kocaman, bahçeli bir müstakil ev annem..

Serçe


Korkarak kazanmayı ummak, hiç adımsız yaşamak hayatı. Ne de güzel bir duygu, ne de güzel bir yanılgı şimdi uykusunda bir kadının. Kadın, son yazım bu parmak uçlarına, tam da parmak ucundan kirpiklerine doğru uzanan. Son yazım bu, soğuk bir kışın ardından parlayan, ısıtan.

Yalnızlık bir fincan kahvedeki gibi acı bu gece, üstelik sade. Ne tadı kaldı ömrümün ne de herhangi bir çare. Yazmak istedim sana gecelerce, yazmak istedim gündüzler üstümde. Bir hece şimdi hayat saatin saniyesinde , tek bir hece. Gel olur bazen, kal olur bazen. Eğer sen gitmeyi seçersen, korku gelirse galip o tek heceye... Ne çare yar ne çare? Ne çare gözlerin, ne çare utanan zülfün sevgime... Gönül uçtu, gönül uykuya dalmak üzere. Kaçacak bir serçe şimdi gökyüzüne, belki maviliğe belki de korkunç geceye. Sen serçe, ben gökyüzü. Öylesine sana aç, öylesine senle oluşturuyorum bütünü...

Tabut


Altı yaşında, tamı tamına altı yaşında evlendim ben düşlerimle. Bozamıyorum yeminimi, yenemiyorum makus düşüncelerimi. Kaybolmadı hiç bir şey, katlanıp çöktüler çizgi çizgi yüzüme birer birer. Hangi kadeh unutturabilir bana beni? Kapasam halbuki gözlerimi, ah kapasam gözlerimi.

Ne bir ses duyacak mecalim kaldı, ne bir eli tutacak takatim. Işık gözlerimi köreltiyor şimdi. Halbuki dün gece ne güzeldi, sorumsuz uyuduğum beşiğim ne de güzeldi. Emerdim anamdan sütümü ak ak, sıcak sıcak. Çekerdim nefesi içime dolu dolu, aşk dolu. Büyümek ne paslanmış duygu, eritiyor insanın tüm direncini. Yazsam bir iki kelam her şey düzelecek gibi. Ama yok, bekle sen ey sen derin uyku! Bekle sen kara bir çukur gibi, koca bir mezar gibi. Al beni sonra içine, uyut, sar bir tabut gibi.

Kadim Bir Lisan


Bir uçak daha yarıyor gökyüzünü sorumsuz bir çığlıkla. Çok küçüğüm desemde durmuyor, hiç de acımıyor zaman bana. Geç, sen de geç. Sıradaki gelsin! Sıradaki açılsın kendimce geceme. Başka kadehler dolsun dolsun boşalsın. Şu uçak var ya işte; umutlarımı derledi az önce, tam da sessizliğinden önce.

Çok şey var yazacak halbuki, çok şey gördü bu gözler. Okyanuslar aştı yüzerek bir balık gibi, okyanuslar tükketti benim biçare sevgimi. Ne kaldı benden geriye; eski bir şehirde sessizliği izleyen gözlere, üstelik birazda nemli. Daha kaç gece tecavüz eder düşlerime bilmiyorum. Daha ne kaldı yarın geceye bilmiyorum. Düşü unuttum, düşte kayboldum. Ben; çoktan unutulmuş kadim bir lisan gibiyim şimdi. Mükemmel ötesi, tarih kokan buram buram... Ama kimsenin hatırlamdığı bir kuytu köşede yatıp uyuyan.

Boşluğa Süzülüyorum


Tam da ikiye bölünmüştü oysa dünya; aşkın ortasından arzularımın parmak ucuna doğru. Gidip geliyordum saniyeler arasında hızla. Neyine senin be ömür? Neyine senin kızıl güneşlerde rüyalara doğma? Buradasın işte, burasında yalnızlığın tam da yanı başında. Topladı geceler seni sokaklardan ıssızca rujlu dudaklardan çıkan sigara kokularıyla. Düşlemek fazlaydı hayatı, gömülmeliydi koca koca gözlere yalnızca umutları.

Bekle sen yine, bekle salağın önde gideni gibi! Bekle ki geçsin dakikalar, uzansın yıllar yanı başına doğru, gözlerinin altına doğru... Kazanacak neyin kaldı ki hayatta kaybetmekten korkasın? Yalnızlığın ölümsüzleştiği o tuzsuz andasın. Ah be gönül, ne vardı sarılmayı umacak? Cesaret bak yine göz yaşlarında kaldı umutlarının. Sen deli çocuk, sen akıllanmayan ve asla uslanmayan utanmaz çocuk; yaşam yine senin kalbinde yarım bir cümle gibi kalacak.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Mutluluk


İşte tam da şuan, hayatın gerçekten güzel bir anı. Güzellik küçüklüktedir; küçücük bir şeyde gizlidir. Sevginin büyük yetenekler gerektirmediği sıradan bir gece, loş bir salonda beliren kocaman gözlerdir. Bazen sizin adınızın söylenmesidir. Her an adınız söylenir ama her an adınız güzel söylenmez. Dedim ya bazen, sadece adınızın söylenmesi olur.

Siz tüm cambazlıklarınızla şehir şehir, ülke ülke, beden beden dolaşırsınız elden ele gözden göze. Düşersiniz kalkarsınız. Kırarsınız, kırılırsınız ve kırarlar, kırılırlar. Tüm bunlara rağmen bazen adınızın söylenmesidir. Emin olsanız da tüm hayata rağmen, gökyüzü haykırsa da "yok bir şey" demektir mutluluk. Hiç bir şey olmamış, hiç bir şey olmuyor gibi davranmaktır.

Koca kocadır mutluluk, bazen parıldar yeşil yeşil. Bazen kısar küçültür kendini. Bazen dağılır, dalgınlaşır ve uzaklara kayar. Bir keresinde kocaman bir kahkaha atışını izledim mutluluğun. Tek görüldüğü de olsa ara sıra genelde iki tanedir. İki tane dedimse; bir çifttir sadece mutluluk. Size bakar, size sorar ve siz sadece "yok bir şey" dersiniz.

12 Nisan 2013 Cuma

Düşler Bölünürdü


Titredi buz kesmiş ellerim  sen duygusuzca sevişirken benimle. Sahiplenmek istedim düşüncelerini. Zincirlerle göğe ve yere çakmak esir tutmak ellerimde. Sen ne denli yıkılmazdın ki ben köle oluverdim karnının üstünde. Parmakların saçlarıma daldı ve o andan sonra saçlarım artık sana ait bir alandı. Ava giderken, avcıyken; senin avın oldum düştüm önüne. Ne bozkırlar dolaştık seninle, ne sulardan ardı ardına su içtik. Geceler sabaha kavuşmaz, gün ışımazdı bir türlü. Düşler bölünürdü ikiye, dörde bazen de beşe.

Tanımadığım


Yüzüne avuçlarıma aldığım, tanımadığım; tanımak isteyip saçlarından saklandığım... Bazen sıfırdan daha yalnızım işte tam da bu yüzden. Ay geceyi bölerken ikiye sen ve ben diye; ben bir rutubet koğuşunda gördüm düşlerimi sensizlik içinde. Islandım teninle ve ıslandım dudaklarınla kimsenin bilmediği gecelerde. Şimdi? Şimdi yoksun ne bende ne de kendinde.